Mat Collishaw ile Sanat ve Teknoloji Arasındaki Bağlar Üzerine Bir Sohbet

Mat Collishaw ile Sanat ve Teknoloji Arasındaki Bağlar Üzerine Bir Sohbet

Yapı Kredi Kültür Sanat, 16 Mayıs - 29 Temmuz 2018 tarihleri arasında dünyaca ünlü sanatçı Mat Collishaw'un "Eşikler" (Thresholds) adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. İlk gösterimi 2017'de Londra'da Somerset House'da gerçekleşen bu sanal gerçeklik sergisi, dünya turnesi kapsamında ilk yurt dışı gösterimini İstanbul'da yapıyor.

"Eşikler" (Thresholds), izleyiciyi zamanda yolculuğa çıkararak, dünyanın ilk fotoğraf sergisine götürüyor. İngiliz bilim adamı William Henry Fox Talbot'ın 1839 yılında Birmingham'daki King Edward's School'da açtığı dünyanın ilk fotoğraf baskı sergisinin kapılarını aralıyor.

Sergi İzlenimleri

Bu sergiyi kaçırmamalısınız... Üzerinize bir sırt çantası, gözlük ve kulaklık takılarak sergiye önünüzü görmeden, birinin elinizden tutarak yönlendirmesiyle adım attığınız bembeyaz inşa edilmiş mekanda aniden bir zaman kayması hissi yaşıyorsunuz. Atmosfer tamamen değişiyor ve kendinizi 1839 İngiltere'sinde bir fotograf sergisi gezerken buluyorsunuz. Şömineden gelen çıtırtıları duyup, sıcaklığını hissedebiliyor, sergi vitrinlerindeki fotografları elinize alarak bakarken, üzerinizdeki mumlu avizelerin ışığında gece kelebekleri uçuşuyor. Dışarıdan gelen bağrışmalar sizi pencereye yönlendirdiğinde de dışarıdaki işçi örgütü Çarlistlerin protesto gösterisine şahit oluyorsunuz. İçeride daha birçok sürprizin sizi beklediği bu sergi, sonrasında da aklınızda bir farklı bir iz bırakıyor. 

Mat Collishaw

1980'lerin sonlarında birlikte açtıkları sergilerle dünyayı sarsan ve kendilerinden sonra gelen kuşakları derinden etkileyen Young British Artists (Genç Britanyalı Sanatçılar) topluluğunun önemli bir üyesi olan Collishaw, 1988'de katıldığı "Freeze" sergisi ve 1990'da açtığı ilk kişisel sergisinden beri çağdaş sanat sahnesinin en etkileyici figürlerinden biri olarak anılıyor.

Bu Türkiye'ye ilk gelişiniz mi? İzlenimleriniz nedir?

Hayır daha önce de gelmiştim birkaç kez. Dört yıl önce, Alter'de bir sergim olmuştu, o serginin hazırlığında iki kez, daha sonra da sergi sırasında gelmiştim. Ayrıca İstanbul Bienal'ine katılmak üzere de gelmiştim. İstanbul'u çok seviyorum. İstanbul'un karmaşık doğasını seviyorum, insanlar, müzik, gürültü, kokuları ile yaşayan bir şehir. Tam benim sevdiğim gibi.

Bu sergiyi ilk kez 2017'de Londra'daki Somerset House'da açtınız ve şimdi sergi, dünya turnesi kapsamında ilk yurt dışı gösterimini İstanbul'da yapıyor. Neden dünya turunuzun ilk durağı olarak İstanbul'u seçtiniz?

Aslında onlar beni seçtiler. Bence Yapı Kredi Sanat Merkezi'nin mekan olarak çok uygun olduğunu düşündüler çünkü büyük ve teknolojik bir banka. Bu nedenle de 56 yıldır bir yayınevleri var. Benim projem de teknoloji, tarih ve fotograf üzerine derin bir araştırma  var. Binanın mimarisi de göz önünde tutulduğunda, projem ile bu bina katmanlı bir şekilde birbiriyle örtüşüyor.

Bu çalışmanız, öncekilerden çok farklı. Böyle bir sanal gerçeklik projesi yapmaya ilgi duyma nedeniniz ne oldu? Başlangıçta sizi bu konuda heyecanlandıran neydi?

Sanal gerçeklik üzerine bir proje yapmayı yıllardır istiyordum ama doğru konuyu bir türlü bulamamıştım. Hakkında hiçbirşey bilmediğim bu konuda çalışmaya çok büyük bir heves duyuyordum. Zaten teknolojik konularda pek iyi değilimdir ama sanatçı olarak işim, görsellerle çalışmak. Görsel imajlar, bizim dünyayı görme biçimimizi değiştiriyor. Dini bir tablo, propaganda veya reklam aslında gerçek dünyanın bir nevi çarpıtılmasıdır. Bunlar, dünyaya bakış açımızı değiştirebilir. Bu konuda çalışmam gerektiğini biliyordum.

Sanal gerçeklikle, elinizde bizi herhangi bir yere ve zamana götürebilirdiniz. Neden 1839'da gerçekleştirilen dünyanın ilk fotograf sergisini tercih ettiniz?

Şans eseri, bir sohbet esnasında, dünyada açılan ilk fotograf sergisinde halkın ilk kez fotografları gördüğü inanılmaz andan bahsedildi. O andan itibaren artık bu yeni form ile görsel alanda bambaşka bir devreye geçilmiş olunuyordu.  O anda bir eşik atlanmıştı ve ben de bunun projem için doğru seçim olduğunu anladım. Uzay teknolojisi kullanılan bir çağdaki sanal gerçeklik teknolojisi ile medyanın doğum anına geri dönmek. Daha sonra fiziksel olarak bir oda inşa ederek sanal objeler ile odadaki gerçek objeleri senkronize edersem, kişi üzerinde daha büyük bir etki bırakacağını düşündüm. Aynı anda dokunur, görür ve duyabilirseniz, beyniniz size garip bir şekilde gördüğünüz şeylerin gerçekten orada olduğunu söylüyor. Ayrıca sıcaklık elementi de gerçeklik etkisini arttırıyor. Tarih araştırmalarım sırasında 1839'daki serginin açılışında işçi örgütü Çartistler'in protesto gösterileri düzenlediğini öğrendim ki ondan sonra proje daha ilginç bir hal aldı. Çartistler, oyları toplamak istiyorlardı ama aynı zamanda da teknoloji konusunda şüpheciydiler. Çünkü o dönemdeki teknoloji devriminde makinalar, işçilerin yerini almaya başlamıştı. Dünyanın ilk fotoğraf baskı sergisini açan İngiliz bilim adamı William Henry Fox Talbot tarafından yazılan mektuplarda, "Çartistler, binanın hemen önünde protesto gösterisi yapıyor. Belki de sergiyi iptal etmeliyiz, çünkü eğer içeri girerlerse, herşeyi tahrip edebilirler" sözlerini gördük, dolayısıyla bu gerçek bir endişeydi. Günümüz insanlarının da yerlerini tamamen robotların alacağı kaygısı sürdüğü için bu anı canlandırmak istedim.

Son 30 yıldır sanat, sanal gerçeklik alanında ilerliyor. Sanal gerçeklikte hemen hemen herğ-şey mümkün kılınabiliyor. Mesela Van Gogh'un "Yıldızlı Gece" adlı tablosuna baktığımızda, ressamın bıraktığı yerden sonrasını hayal gücümüzle tamamlıyoruz. İzleyenin hayal kurabileceği geniş bir alan var. Ama eğer sanal gerçeklik yoluyla tablonun içinde yürüyor olsaydık, hayal kurmak yerine, resmin derinlerindeki klübelerden birinin içine girebilir ve kapının arkasında bambaşka bir hikayeye şahit olabilirdik...

Teknoloji bizi çok heyecan verici ve yeni bir mecraya götürürken, diğer taraftan da izleyicinin hayal gücünü öldürüyor mu?

Dikkat çektiğiniz konuyu takdir ediyorum ( I appreciate your point), Michael Jackson Quincy Jones ile kayıt yaparken, Michael Jackson her gece stüdyoya gelip, sürekli birşeyler ekleyip çıkartıyormuş ve sonunda Quincy Jones ona şöyle demiş; "Michael geri çekilmek zorundasın. Biraz alan bırakmalısın ki Tanrı devreye girip bir şeyler yapabilsin". Yıldızlı Gece örneğinde, izleyici olarak biz tabloyu hayal gücümüzle tamamlayarak, ona bir yatırımda bulunuyoruz. Ama eğer sanal gerçeklikle herşey zaten orada olursa, hayalgücümüze ne kalıyor... Benim projemde örneğin, bir sergiye geliyor, onu deneyimliyor ve belli bir sürede oradan ayrılıyorsunuz. Sonrasında ümid ediyorum ki üzerinde düşünürseniz, hayalgücünüz çalışmaya, burada gördüklerinizle hayalgücünüz katmanlar halinde  bütünleşmeye başlayabilir. Bir kitap da aslında bir nevi sanal gerçeklik taşıyor, okurken o dünyanın içine dalıyorsunuz. Hayalgücü devreye girdiği için okumak çok zevkli bir şey.

Ama sonrasında kitabın filmini çekiyorlar...

Evet sonrasında filmini çekerek, herşeyi mahvediyorlar. Kitaptan uyarlanmış bir film de hiçbir zaman orijinali olan kitabı okumak kadar tatmin edici olmuyor. Çünkü bu artık sizin hayal gücünüzle yarattığınız dünya olmaktan çıkarak, filmi çeken yönetmenin hayal gücünü yansıtıyor. Bence aklın metinle bütünleşme süreci çok önemli çünkü bu süreç esnasında yazar-metin ve okur arasındaki iletişimin mükemmel koreografisi ortaya çıkar. Sanal gerçeklikte ise burada gerçekten de bir problem olabilir çünkü çok fazla çaba sarfetmeniz gerekmiyor. Benim çalışmalarımda son teknolojiyi kullanarak, insanlara düşünecekleri, sorgulayacakları bir şeyleri sanatsal formda vermeye çalışıyorum.

Sanatta bu yaptığınız proje çok etkileyici. Ama bir tarafta da insanlar, gerçekten Matrix'in içinde yaşıyor olmaktan korkuyor. Sanal gerçekliğin bizi gelecekte nereye götüreceğini düşünüyorsunuz? İnsanların gelecekte kozalarda yaşayıp, hayatı ve tüm deneyimleri sanal olarak yaşamasını hayal edebiliyor musunuz?

Gelecek, garip ve korkutucu çünkü aynı zamanda biyolojik implantlar kullanılmaya başlanması ve çiplerle beynimizin yönlendirilmesini mümkün kılan teknoloji günümüzde artık mevcut. Ama çok yakında internet bir çip vasıtasıyla beynimizde olacak ve sadece düşünerek, her türdeki bilgiye ulaşmamız mümkün olacak. İleri seviyedeki bio teknolojilere sahip olabilecek varlıklı insanların çok daha iyi bir yaşam tarzına sahip olabilirken, bunu karşılayamayan parasız, işsiz ya da düşük gelirli insanlar ise uyduruk teknolojiye sahip, kalitesiz teknolojik ürünlere mahkum olacak. Bunun sonucunda, zengin ile fakir kesim arasındaki uçurumun, bu yeni teknoloji çağında daha da abartılı bir hal alacağı yeni bir dünyaya doğru ilerliyoruz. Bu benim fikrim tabii, ben kötümser biriyim. Öte yandan da bu karanlık yanının bilincinde olarak, önlenemez yükselişi esnasında teknolojiden haberdar olmak, takip etmek ve ihtiyaç duyulan alanlarda kullanmak çok önemli.  İnsanlar teknolojiye çok bağımlı hale geldiler, artık hayatı cep telefonlarının ardından deneyimliyoruz. Sanki telefonumuza Bir şey olursa ya da şarjı biterse, bir felaket gerçekleşecek...

Şu anda üzerinde çalıştığınız bir proje var mı?

Şu anda üzerinde çalışmakta olduğum üç proje var ama iki tanesi hakkında fazla konuşma iznim yok. Bir tanesi, az önce bahsettiğimiz gibi insanları ele geçiren, saplantı haline gelmiş ve dijital teknolojinin kölesi haline gelmek hakkında. İkinci projem, gerçeğe korkutucu derecede yakın görünen ve doğal bir şekilde hareket eden robotlar hakkında. Üçüncü projem de Ghent Altar Panosu'ndaki  1426'de Jan Van Eyck ve Hubert van Eyck tarafından yapılmış olan; Mistik Kuzuya Tapınma isimli tablonun yeniden yaratılması olacak. Bu tablodaki hikayeyi dev robotlar ve televizyon ekranlarıyla anlatacağım. Bu dev robotlar bir bale gösterisindeki tarzda hareket ediyor olacaklar.  Bu tablo dünya tarihinde en çok çalınan tablo oluşuyla da dikkat çekiyor. Çalındı, yandı, kaçakçılar tarafından satıldı, cennete giden yoldaki kapıyı temsil etmesine rağmen insanlığın kirli parmak izleri heryerini kapladı. Çalışmam da insanlığın ahlaksızlığa, yozlaşmaya yatkın olan potansiyeli hakkında olacak. Enson Naziler tarafından çalınan tablo, ondan önce Napolyon tarafından ele geçirilmiş. Bu tablo katedraldeki cennete açılan kapı niteliğindeki tablo, Naziler'in elinde, yerin derinliklerinde bir tuz madenin dibine indirilmiş. İşte bu insanlığın karanlık yüzüdür. Belçika'da inşa etmeye başladığım çalışmam da bu güzel yerde başlayıp, Adem ve Havva'yla madenin dibinde sonlanan, güçlü müziklerin de yer aldığı teatral bir parça.

Röportaj: Özlem Arıkan Serbez

Video Link: https://www.youtube.com/embed/ntzS_yuHRYY